28 Mart 2011 - 06:18

Ülkenin tükenen petrol kaynakları ve karmaşık demografisine rağmen, hala son derece önemli bir konuma sahip oluşunu da hesaba katacak olursak, bu meselenin aslında yalnızca Şii halkın meselesi olmadığını, aynı zamanda Bahreyn kraliyet ailesi içerisinde yaşanan görüş ayrılıklarının uzun vadede bilhassa Suud rejiminin de çıkarlarını tehlikeye atacağı endişesiyle, bölgesel bir sünnî yönetim krizine dönüştüğünü de iddia edebiliriz.

Ehl-i Beyt Haber Ajansı ABNA- Mısır'ın, Hüsnü Mübarek'i yönetimden indirmeyi başarmasıyla, dikkatler de doğal olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki diğer rejimlere çevrilmişti. Bu ilgiden Basra Körfezi'nin küçük ülkesi Bahreyn de önemli ölçüde payına düşeni aldı. Ancak 14 Şubat'tan bu yana, ülkede yaşanan tüm gelişmeleri, 20 yıllık bir mücadelenin devamı niteliğinde düşünmemiz gerekiyor. Doksanlar boyunca süren çatışmalar ve bunun sonucunda halkın elde ettiği bazı kazanımlar, bugün reformların daha yüksek sesle arzulanışını da beraberinde getiriyor. Fakat bu eğilim sürdükçe de, bölgesel dengeler açısından artık belirli eşikler de zorlanmaya başlandı.

Ülkenin tükenen petrol kaynakları ve karmaşık demografisine rağmen, hala son derece önemli bir konuma sahip oluşunu da hesaba katacak olursak, bu meselenin aslında yalnızca Şii halkın meselesi olmadığını, aynı zamanda Bahreyn kraliyet ailesi içerisinde yaşanan görüş ayrılıklarının uzun vadede bilhassa Suud rejiminin de çıkarlarını tehlikeye atacağı endişesiyle, bölgesel bir sünnî yönetim krizine dönüştüğünü de iddia edebiliriz.

Tabi ki Mısır'ın protestoların psikolojisine etki edişi de yadsınamaz bir gerçek. Özellikle Şii halk arasında, belli bir noktadan sonra, protestoların ibresi yavaş yavaş reform isteklerinden saparak, rejimin lağvedilmesine doğru kayması buna güzel bir örnek. Hem halkın devrim talepleri, hem de ılımlı Sünnî kesmin reformcu bakış açısı birleştiğinde, durum Bahreyn Başbakanı'nın da açık daveti sayesinde Suudi Arabistan'ın kendi oyunu haline geldi.

Amerika ise her iki koşulda da herhangi bir çıkar tehtidi yaşamayacağına güvenerek, hem Suud'un hamlelerini takip ediyor, hem de Veliaht Prens'in diyalog çalışmalarının diriltilmesi telkinlerini sürdürüyor.

Bu noktada bir parantez açarak 14 Mart Yarımada Kalkanı müdahelesine tekrar geri dönmemiz gerekmekte... Bu askerlerin aslında görevinin ne olduğunu anlamamız için bu son derece önemli. Bahreyn rejiminin halk ayaklanmaları ile tek başına baş edemediği için adaya ek asker istediğini söylemek yüzeysel bir tespit olacaktır. Nitekim ülke nüfusunun yüzde 10'una yakın bir kesmi zaten ya polis ya da askeri üniforma taşıyor. Polis birliklerinin de, göstericilere karşı, gerektiği anlarda nasıl sertleşebildiğini. İnci Kavşağı'na düzenlenen ilk müdahele esnasında görmüş olduk. Dolayısıyla, bu şekilde atılan sembolik bir adım ile, hem protestoculara, hem de Halifa ailesi içerisindeki ılımlı kanada karşı ciddi bir mesaj gönderilmiş olundu. Bu, Suud'un bölgedeki statükosunu koruması ve siyasi tavizleri engellemesi için atmak zorunda olduğu bir adımdı.

Bahreyn rejimi içerisinde ılımlı kanadın lehine yaşanabilecek herhangi bir kırılmada ise, şüphesiz en çok Suud zor duruma düşecekti. Yönetimdeki Halifa ailesi içerisindeki ayrışma ise, yukarıda da belirttiğim gibi, muhafazakar şahinler ve ılımlı reformcular arasında yaşanıyor. Bir yanda, polis gücüne sahip şahin kanat ve Başbakan Halifa El-Halifa. Diğer yanda, ordu gücünü elinde bulunduran, reformcu kesim ve Veliaht Prens Selman El-Halifa. Amerika'nın son zamanlarda ilk kesim üzerinde kurduğu ciddi bir psikolojik baskı da bulunuyor. Ancak 11 Mart Riffa olaylarının patlak vermesi şüphesiz önemli bir gelişmeydi. Rejimin bir tür "varlık korkusuna" düşürüldüğü bu protestolar, hemen akabıninde de ılımlı politikaların rafa kaldırılmasına yol açtı ve Suud oyununun devreye girmesine sebebiyet verdi. Bu sayede Prens'in elindeki ordu gücünün caydırıcılığı da muhafazakar kanadın lehine dengelenmiş oldu.

Önceki yazılarımdan birinde, müdahelenin hemen arefesinde, Brüksel'de gerçekleştirilen NATO Savunma Bakanları zirvesinden ani bir kararla Bahreyn'e resmi ziyarette bulunan Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates konusundan bahsetmiştim. Bu gelişmeyi birçokları gibi ben de ilk anda müdahele adına bir "yeşil ışık" olarak algıladığımı söylemiştim. Fakat yukarıdaki ihtimaller düşünüldüğünde, Amerika'nın aslında başka bir politika takip ederken, ani bir adımla Suud tarafından avlandığı ihtimali de kuvvet kazanıyor. Prens Selman öncülüğündeki ılımlı kanadın muhafazakar kanadı, ordunun da gücünü arkasına alarak, Amerika'nın rızasıyla yakın bir zamanda siyaseten tasfiye edilebileceği düşüncesi, bu koşullar altında, Suud hamlesini kaçınılmaz kılmış olacak ki, her şey bir anda oldu bittiye getirilmiş oldu.

Bu sebeplerden, 2 bin dolayındaki Suud askerinin adaya intikalini bir de bu pencereden incelemek gerekiyor. Suudun aslında Amerika ile karşı karşıya kalmayı da göze alarak, Bahreyn rejiminin muhafazakar kanadı ile saf tutması, Veliaht'ın ileride atabileceği herhangi bir adımın da haliyle önünü tıkanmasına neden oldu.

Amerika'nın tepkisinin sınırlı kalışı ise, her iki koşul altında da, aslında uzun vadeli askeri ve politik açıdan çıkarlarının herhangi bir tehtit altında olmayışına bağlanabilir. Amerika adada daha ziyade uzun ve dönüştürücü bir role soyunmuşken, rejimi de kendi istediği doğrultusunda düzenlemeyi hedeflediğini, bunun şu an için yalnızca sekteye uğradığını söylemek hatalı olmayacaktır.

Önümüzdeki günlerde ise, protestocular ile rejim arasında bugüne kadar bir türlü başlatılamayan diyalog çalışmalarına, Kuveyt'in hakemlik yapmaya hazır olduğunu duyurması nedeniyle, reform çalışmalarının devam edilebileceğinin sinyalleri alınmaya başlandı. Bu süreç bölgesel tüm aktörlerin pozisyonlarını yeniden değerlendirdiği ve mevcut koşullarını uzun vadeli çıkarları doğrultusunda iyileştirmeye çalışacağı taktiksel adımlarla devam edecektir.